
Müşrikler, İslam dininin güçlenip yaygınlaştığını, mensuplarının tevhidi savunup şirki reddettiklerini fark edince, bu gidişatı engellemek için çeşitli yöntemlere başvurmaya başladılar.
Peygamber Efendimizin (s.a. v.) güzel ve ilham verici sıratından (biyografisinden) pek çok kişi, müşriklerin insanları kendi dinlerine döndürmek için çeşitli yollara başvurduklarını bilir. Peygamber aleyhisselam ile müzakerelerde bulundular, pazarlık ettiler, Ondan mucize talep ettiler, hatta Ebû Talib’den yardım istediler. Ancak bütün bu çabalar sonuçsuz kaldı ve halk, Allah Resulü’nün (ﷺ) yolunda yürümeye devam etti.
Müşrikler, şeytanın kendilerine öğrettiği bir başka yolu denemeye karar verdiler. Bu bir tartışma, münazara ve müzakere yöntemiydi. Oysa bu tartışmaların amacı hakikati aramak değil, rakibi yenmekti. İnsanlar gerçeği çürütmek için gülünç argümanlar ileri sürerek tartışıyorlardı.
Hâlbuki Allah ﷻ Kur’an-ı Kerim’de, âyetlerini yalanla çürütmek için mücadele edenlerin kâfir olduklarını bildirmiştir.
Allah Teala şöyle buyurmaktadır:
مَا يُجَادِلُ فِي آيَاتِ اللَّهِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا
«İnkâr edenler müstesna, hiç kimse Allah’ın âyetleri hakkında tartışmaz.»
Kur’an-ı Kerim, Mü’min, 40:4.
Başarılı faaliyetlerine aldanmayın. Bu, kâfirin niteliği olabilir. Kâfir, gerçeği çürütmek için yalanlarla delil getiren kimsedir. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de müşriklerin, yeniden dirilmenin olmayacağını ileri sürerek kendisine yemin ettiklerini bildirmektedir. Resûlullah (ﷺ)’in getirdiği haberi çürütmek için en güçlü yeminleri kullandılar.
Ve Allah ﷻ Kur’an-ı Kerim’de ihtilafların ve batıl tartışmaların kaynağının şeytanlar, yani insanlardan ve cinlerden olan şeytanlar olduğunu bildirmektedir.
Allah Teala şöyle buyurmaktadır:
وَإِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ إِلَى أَوْلِيَائِهِمْ لِيُجَادِلُوكُمْ
«Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar.»
Kur’an-ı Kerim, En’âm, 6:121.
Ve Allah ﷻ bu insanları iki vasıf ile vasıflandırmaktadır. Birincisi, bilgisizce tartışıyorlar; ikincisi, O’ndan bir hidayet olmadan tartışıyorlar.
Peki onları bunu yapmaya iten şey ne? Kibir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
وَمِنَ النَّاسِ مَن يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُّنِيرٍ
«İnsanlardan bazısı, bir bilgisi, bir rehberi ve (vahye dayanan) aydınlatıcı bir kitabı olmadığı halde, Allah hakkında tartışmaya kalkar.»
Kur’an-ı Kerim, Hac, 22:8.
Ve ayrıca Allah (c.c.) buyurur:
إِنَّ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ أَتَاهُمْ
«Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın, Allah’ın âyetleri hakkında münakaşa edenler var ya, hiç şüphe yok ki, onların kalplerinde, asla yetişemeyecekleri bir büyüklük hevesinden başka bir şey yoktur.»
Kur’an-ı Kerim, Mü’min, 40:56.
Peygamber Efendimiz (ﷺ), hakkı yalanlamak için münakaşaya girmekten hoşlananlar için düşünmeye değer sözler söylemiştir:
“Allah Teala insanları doğru yola ilettikten sonra, onların sapıklığa düşmeleri, ancak tartışmalarla mümkün oldu.”
Tirmizi ve Ahmad tarafından rivayet.
Kâfirler, Allah Resulü (ﷺ) ile tartışmaya başladılar. Peygamber (ﷺ) ve müminlerle ilk tartıştıkları konu, öldükten sonra dirilme meselesiydi. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) insanları ilk günlerden itibaren gelecek hayata hazırlanmaya, ölümden sonra diriltilecekleri ve Allah’ın (subhanehu ve teâlâ) huzurunda hesap vermek için hazır bulunacakları gerçeğine hazırlanmaya çağırdı.
Ancak müşrikler, öldükten sonraki dirilmeye inanmayıp, onu inkâr etmeye ve tartışmaya başladılar.
Bu konuda geçmişte olduğu gibi günümüzde de çok sayıda tartışmanın yaşandığını belirtmek gerekir.
Hatta bazen kendilerine Müslüman diyenler bile, “Oradan kim döndü?” diyorlar. Böylece Allah’ın (c.c.) kendilerini tekrar dirilteceğini inkar etmiş oluyorlar.
Peygamber (ﷺ) zamanında müşrikler şöyle diyorlardı:
أَإِذَا كُنَّا عِظَامًا وَرُفَاتًا أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقًا جَدِيدًا
«Sahi bizler, bir kemik yığını ve kokuşmuş toprak olduktan sonra yeni bir yaratılışla diriltilmiş mi olacağız?»
Kur’an-ı Kerim, İsra, 17:98.
Ya da dediler ki:
أَإِذَا كُنَّا عِظَامًا وَرُفَاتًا أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقًا جَدِيدًا
«Sahi biz, bir kemik yığını ve kokuşmuş bir toprak olmuş iken, yepyeni bir hilkatte diriltileceğiz, öyle mi!»
Kur’an-ı Kerim, İsra, 17:49.
Müşrikler sadece inkâr etmekle kalmadılar, aynı zamanda Allah’a ﷻ yemin de ettiler:
وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لَا يَبْعَثُ اللَّهُ مَن يَمُوتُ
«Onlar: «Allah ölen bir kimseyi diriltmez» diye olanca güçleriyle Allah’a and içtiler.»
Kur’an-ı Kerim, Nahl, 16:38.
Allah (c.c.) da bunları yalanlayarak Kur’an-ı Kerim’de dirilmenin şüphesiz gerçekleşeceğine yemin etmiştir:
فَوَرَبِّكَ لَنَحْشُرَنَّهُمْ وَالشَّيَاطِينَ ثُمَّ لَنُحْضِرَنَّهُمْ حَوْلَ جَهَنَّمَ جِثِيًّا
«Öyle ise, Rabbine andolsun ki, muhakkak surette onları şeytanlarla birlikte mahşerde toplayacağız; sonra onları diz üstü çökmüş vaziyette cehennemin çevresinde hazır bulunduracağız.»
Kur’an-ı Kerim, Meryem, 19:68.
Ayrıca Allah ﷻ Kur’an-ı Kerim’de üç yerde Resûlullah’a (ﷺ) yeniden dirilmenin yakın olduğuna ve bunda hiçbir şüphe bulunmadığına dair yemin etmesini emretmiştir.
Teğabun Suresi’nde birincisi:
زَعَمَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَن لَّن يُبْعَثُوا قُلْ بَلَى وَرَبِّي لَتُبْعَثُنَّ ثُمَّ لَتُنَبَّؤُنَّ بِمَا عَمِلْتُمْ وَذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ
«İnkâr edenler, kesinlikle diriltilmeyeceklerini ileri sürdüler. De ki: Hayır! Rabbime andolsun ki mutlaka diriltileceksiniz, sonra yaptıklarınız size haber verilecektir. Bu, Allah’a göre kolaydır.»
Kyur’an-ı Kerim, Teğabun, 64:7.
İkincisi Sebe Suresinde:
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَأْتِينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلَى وَرَبِّي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ
«Kâfir olanlar (kendi aralarında) şöyle dediler: Çürüyüp paramparça olduğunuz vakit yeniden dirileceğinizi söyleyerek haber veren kişiyi gösterelim mi?».
Kur’an-ı Kerim, Sebe, 34:3.
Üçüncüsü Yunus Suresinde:
وَيَسْتَنبِئُونَكَ أَحَقٌّ هُوَ قُلْ إِي وَرَبِّي إِنَّهُ لَحَقٌّ وَمَا أَنتُم بِمُعْجِزِينَ
«O (azap) bir gerçek midir?» diye senden haber istiyorlar. De ki: Evet, Rabbime andolsun ki o şüphesiz gerçektir ve siz âciz bırakacak değilsiniz.»
Kur’an-ı Kerim, Yunus, 10:53.
Müşrikler, hem yeminleriyle, hem de fiilleriyle öldükten sonra dirilmeyi inkâr ediyor, Müslümanlarla alay ediyorlardı.
Bir gün Ubey bin Halef, çürümüş kemiklerle Peygamber Efendimiz’in (ﷺ) huzuruna geldi ve onları önünde parçalayarak alaycı bir şekilde şöyle dedi: «Şimdi sen iddia ediyorsun ki, ey Muhammed! Allah, bu kemik kalıntıları gibi olduktan sonra bizleri diriltecek. Öyle mi?» Bunun üzerine Peygamber (ﷺ): “Evet, iddia ediyorum. Allah Teala seni tekrar diriltip Cehenneme koyacaktır,” buyurdu.
Allah ﷻ ölümden sonra dirilme konusunda en açık delilleri indirmiştir, fakat bunlar ancak kalpleri hala canlı olanlar için geçerlidir.
Yüce Allah Yasin Suresi’nde şöyle buyuruyor:
أَوَلَمْ يَرَ الْإِنسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِن نُّطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُّبِينٌ
وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُ قَالَ مَن يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ
قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ
«İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: «Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?» diyor. De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.»
Kur’an-ı Kerim, Yasin, 36:77-79.
Ne muhteşem bir argüman bu! Bir meni olan kimse, Allah (c.c.)’ın Ben onu dirilteceğim» buyurmasındansonra tekrar dirilteceğinden nasıl şüphe edebilir ki?!
Bir başka ikna edici argüman daha var. İlk defa yaratan için ikinci defa yaratmak daha kolaydır.
Allah Teala şöyle buyurmaktadır:
الَّذِي جَعَلَ لَكُم مِّنَ الشَّجَرِ الْأَخْضَرِ نَارًا فَإِذَا أَنتُم مِّنْهُ تُوقِدُونَ
«Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O’dur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz.»
Kur’an-ı Kerim, Yasin, 36:80.
Bundan sonra ölüleri diriltmek O’na zor gelir mi?
Bir diğer delil de Allah Teala’nın şu sözüdür:
أَوَلَيْسَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِقَادِرٍ عَلَى أَن يَخْلُقَ مِثْلَهُم بَلَى وَهُوَ الْخَلَّاقُ الْعَلِيمُ
«Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Evet! Elbette kadirdir. O, her şeyi hakkıyla bilen yaratıcıdır.”
Kur’an-ı Kerim, Yasin, 36:81.
Göklerin, yerin ve şu uçsuz bucaksız kâinatın yaratılışı yanında insanın yaratılışı nedir ki?!
Ve insanlar hâlâ Yüce Allah’ın, O’nun kendilerini diriltebileceğinden şüphe mi ediyorlar?!
بَدِيعُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَإِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ
“(O), göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir şeyi dilediğinde ona sadece «Ol!» der, o da hemen oluverir.”
Kur’an-ı Kerim, Bakara, 2:117.
فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
«Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah’ın şanı ne kadar yücedir! Siz de O’na döneceksiniz.»
Kur’an-ı Kerim, Yasin, 36:83.
Demek ki bu ayetler, ölümden sonraki hayatı ve ölünün yeniden dirilişini inkar edenleri tamamen yalanlamaktadır.
İlk yaratım muhteşemdir, ancak bir şeyi ikinci kez yaratmak bir tekrardır ve ilk yaratıdan daha kolaydır.
Bir şeyin başka bir şeye dönüşmesi de şaşırtıcıdır, mesela ıslak odundan ateş çıkarmak gibi.
Üstelik bir insanı yaratmaktan daha zor yaratılan ve düzenlenen güçlü ve görkemli yaratımlar da vardır. Allah her şeye kadirdir ve her şeye gücü yeter. Çünkü O’nun sadece «Ol» demesi yeterlidir ve o olur.
İkinci tartışma konusu da elbette şirk meselesiydi, çünkü Peygamber (ﷺ) Kur’an ve Sünnetle gelmiş, müşriklerin dayandığı şeyleri tamamen inkar etmiştir.
Onlar şirk içinde yaşıyorlardı, Yaradan’nın yanısına başka birine de tapıyorlardı. Ve bundan dolayı, Rasulullah gelip şöyle dediğinde: “Hayır, sadece Yaradan’a bütün ibadetler, içten ve dıştan, kalple, organlarla ve dille. “Yalnızca Allah’a, yalnızca O’na” – onlar için bu korkunç ve şaşırtıcı bir durum olmuştu.
“Birçok tanrıyı tek yaptı ve onların tapınmasını tek bir tanrıya tapınmaya indirgedi. Bu gerçekten inanılmaz bir şey» dediler. Ve hakikat böyle olunca, «Bu durumu nasıl değiştirebiliriz?» diye düşündüler. Fakat tevhide karşı hiçbir şey koyamadılar.
Bir gün Peygamber Efendimiz (ﷺ) Velid İbnu Muğire ile birlikte mescitte oturuyordu. Nadr İbnu’l-Hâris gelip halkın arasına oturdu. Ve Kureyş’ten bir kaç adam da vardı.
Peygamber konuştu ama en-Nadr İbnu’l-Hâris ona karşı çıktı. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) onu susturdu. Sonra ona ve Kureyş’e hitaben okudu:
إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنتُمْ لَهَا وَارِدُونَ
لَوْ كَانَ هَؤُلَاءِ آلِهَةً مَّا وَرَدُوهَا وَكُلٌّ فِيهَا خَالِدُونَ
لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَهُمْ فِيهَا لَا يَسْمَعُونَ
«Siz ve Allah’ın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız. Siz oraya gireceksiniz. Eğer onlar birer tanrı olsalardı oraya (cehenneme) girmezlerdi. Halbuki hepsi (tapanlar da tapılanlar da) orada ebedî kalacaklardır. Orada onlara inim inim inlemek düşer. Yine onlar orada (hiçbir iyi haber) duymazlar.»
Kur’an-ı Kerim, Enbiya, 21:98-100.
Peygamber (ﷺ) bunları söyledikten sonra Abdullah İbnu ez-Zibara yanlarına geldi ve oturdu. Velid İbnu’l-Muğire, Abdullah İbnu’z-Zibara’ya şöyle dedi: “En-Nadr İbnu’l-Hâris az önce İbnu Abdülmuttalib’e karşı çıktı ve onu tartışmada yenemedi. Muhammed, bizim ve taptığımız tanrıların cehennemin odunu olduğumuzu iddia etti.»
Abdullah İbnu Zîbare dedi ki: Vallahi ben orada bulunsaydım, onunla tartışırdım. Muhammed’e sor bakalım, ibadet edilen her şey ve ibadet eden herkes cehenneme mi gidecek? İşte biz meleklere tapıyoruz, Yahudiler Hz. Uzeyire’ye tapıyorlar, Hıristiyanlar Meryem oğlu İsa’ya tapıyorlar.» Velid ve onunla birlikte toplantıda bulunanların hepsi Abdullah bin Zîbar’ın bu sözleri karşısında hayrete düştüler. Onun çok kuvvetli bir delil ortaya koyduğunu ve tartışmada Resûlullah’ı yendiğini gördüler. İbn ez-Zibar’ın bu sözleri Resûlullah’a iletildi. Ve Allah Teâlâ bu itiraza gökten bir cevap indirdi:
إِنَّ الَّذِينَ سَبَقَتْ لَهُم مِّنَّا الْحُسْنَى أُولَئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَ
لَا يَسْمَعُونَ حَسِيسَهَا وَهُمْ فِي مَا اشْتَهَتْ أَنفُسُهُمْ خَالِدُونَ
«Tarafımızdan kendilerine güzel âkıbet takdir edilmiş olanlara gelince, işte bunlar cehennemden uzak tutulurlar.»
Kur’an-ı Kerim, Enbiya, 21:101-102.
Yani İsa b. Meryem, Uzeyr cehennem sesini duymayacaklardır, çünkü onlar cennette olacaklardır, çünkü Allah’a (c.c.) teslimiyet içinde yaşamışlardır. İşte Allah ﷻ İbn Zibar’ın bu sözleri üzerine müşriklere bir cevap indirdi.
Allah (c.c.) bir ayet daha indirdi:
وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلًا إِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ
وَقَالُوا أَآلِهَتُنَا خَيْرٌ أَمْ هُوَ مَا ضَرَبُوهُ لَكَ إِلَّا جَدَلًا بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ
«Meryem oğlu İsa, bir misal olarak anlatılınca senin kavmin hemen bağrışmaya başladılar. Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa o mu? dediler. Bunu sana ancak tartışmak için söylediler. Doğrusu onlar kavgacı bir toplumdur.”
Kur’an-ı Kerim, Zuhruf, 43:57-58.
Yani onların amacı bu ihtilafta hakikati bulup ona ulaşmak değil, sadece hakikate itiraz edip onu çürütmekti. Ve bunu çok iyi biliyorlardı. Onlar, söylediklerinin saçma olduğunu biliyorlardı. Çünkü Allah Resulü’nün (ﷺ) kendilerine okuduğu ayette şöyle buyrulmaktadır:
إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنتُمْ لَهَا وَارِدُونَ
«Siz ve Allah’ın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız. Siz oraya gireceksiniz.»
Kur’an-ı Kerim, Enbiya, 21:98.
Onlar Araptı ve Arapçayı iyi biliyorlardı. Diyor ki: “Siz ve Allah’ı bırakıp taptıklarınız” yani burada putlardan, heykellerden, ikonalardan, heykellerden, haçlardan yani manevi olmayan şeylerden bahsediyoruz. Yani ayette müşriklerin taptıkları putlardan bahsedilmektedir. Demek ki ayet İsa b. Meryem’le ilgili değildir, Uzeyr’le ilgili değildir ve salihlerle ilgili değildir.
Hz. İsa (a.s.) Allah’ın (c.c.) bir kulu idi; Allah’a (c.c.) ibadete çağırıyordu ve Allah’ın elçisi ve peygamberi olarak yorulmadan ibadet ediyordu. Ve Üzeyir de salih bir adamdı ve elbette putlarla birlikte cehenneme gitmeyecekti.
Allah Teâlâ, Onunla birlikte birine veya bir şeye tapan herkesi cehenneme koyacaktır. Bir kimse Allah’tan başkasına veya Allah’tan başka bir şeye ibadet ederken ölürse, o kimse cehennem ateşindedir. Ve cehennem taptıkları şeylerde cehennem ateşindedir.
Öncelikle, insanların tapındıkları cansız nesneler cehenneme gidecektir: Putlar, ikonalar, güneş, ay ve diğerleri. Bunlar oraya giden insanlara müşrik olduklarını hatırlatacaktır. Taptıklarının kendilerine yardım edemeyeceklerini ve Allah’ın azabından kendilerini koruyamayacaklarını anlayacaklar.
İkincisi, Cehennem ateşinde diri olarak ibadet edilenler, yani İblis, şeytanlar, Firavun, zalimler ve benzeri gibi kendilerine ibadet edilmesinden hoşlanan ve hoşnut olan kimseler bulunacaktır.
Allah’a itaat eden kullar olup da kendilerine ibadet edilmesini istemeyenler ise cehennem ateşinde değil, cennette olacaklardır. Yani bu ayet hiçbir şekilde salih peygamberlere, salihlere ve meleklere uygulanamaz.
Müşrikler artık Peygamber Efendimiz (ﷺ)’e başka ne söyleyeceklerini bilmiyorlardı ve bu nedenle onu yalanlamak için tutunabilecekleri bir şey aramaya devam ettiler.
İbn Abbas’ın rivayetine göre müşrikler Yahudilere elçiler göndererek onlara şöyle dediler:
«Bize Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) sorabileceğimiz ve onun cevaplayamayacağı zor bir soru söyleyin.»
Yahudiler cevap verdiler:
«Ona ruh hakkındasoru sorun.»
Yani ruhun ne olduğu ve mahiyetinin ne olduğu sorusunu sormak gerekiyordu.
Aynen öyle yaptılar ve Peygamber Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) ruh hakkında bir soru sordular.
Ve sonra Allah ﷻ şu ayeti indirdi:
وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي وَمَا أُوتِيتُم مِّنَ الْعِلْمِ إِلَّا قَلِيلًا
« Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.”
Kur’an-ı Kerim, İsrâ, 17:85.
Yani ruh, Allah’ın (c.c. ) eserlerinden olup, mahiyeti insanlardan gizli, insan tarafından anlaşılamayan, hakkında insanlara az bilgi verilen bir şeydir.
İşte Allah’ın ﷻ muhteşem cevabı!
Yahudiler bu cevabı işitince: “Bize az bir ilim mi verildi?!” dediler. “Bize Tevrat verilmedi mi? Tevrat’ta bize çok hayırlar verilmedi mi?”
Fakat Allah ﷻ onların bu sözlerine cevaben şu ayeti indirdi:
لَّوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِّكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا
«De ki: Rabbimin sözleri için derya mürekkep olsa ve bir o kadar da ilâve getirsek dahi, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenecektir.»
Kur’an-ı Kerim, Kehf, 18:109.
Yani şüphesiz Tevrat’ta büyük bir ilim, büyük bir hayır vardır, fakat Allah ﷻ’ın ilmi o kadar çoktur ki, denizler dolusu mürekkep olsa hepsini yazmaya yetmez. Ve bundan dolayı Allah (c.c.) onlara, ilimden ancak az bir kısmının verildiğini bildirmiştir.
Müşrikler, kader konusunu reddettikleri için Hz. Peygamber (ﷺ) ile tartışmaya da kalkıştılar.
Kader kavramını pe anlayamamışlar. Oysa kadere iman, Peygamber Efendimiz (ﷺ)’in de vurguladığı gibi imanın temel unsurlarından biridir.
Kadere inanmak, olup biten her şeyin Allah tarafından takdir edildiğine inanmaktır. Bu da demektir ki Allah her şeyi önceden bilmiş, sonra yazmış, sonra da olmasını dilemiştir, yani her şey O’nun iradesi ve planı doğrultusunda gerçekleşmektedir ve her şeyi sadece O yaratmaktadır.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ
«Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık.»
Kur’an-ı Kerim, Kamer, 54:49.
Ve Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
كَتَبَ اللَّهُ مَقَادِيرَ الْخَلاَئِقِ قَبْلَ أَنْ يَخْلُقَ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضَ بِخَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ
«Allah, göklerin ve yerin yaratılmasından 50 bin yıl önce bütün mahlukatın kaderini yazmıştı ve Arş’ı da su üzerinde bulunuyordu.»
Müslim tarafından rivayet edilmiştir (2653).
Müşrikler, Kur’an’ın parça parça indirildiği gerçeğini de tartışmaya çalıştılar.
Kur’an-ı Kerim bir defada indirilmemiştir. Allah ﷻ tarafından 23 yıllık bir sürede indirilmiştir.
«Eğer Muhammed Allah’ın elçisi olduğunu iddia ediyorsa, Allah ona neden azap ediyor?» diye sordular.
Ve Allah ﷻ onların bu şüphelerine cevap olarak onlara şu ayeti indirmekte gecikmedi:
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً وَاحِدَةً كَذَلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤَادَكَ وَرَتَّلْنَاهُ تَرْتِيلًا
«İnkâr edenler: Kur´an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi? dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık (parça parça indirdik) ve onu tane tane (ayırarak) okuduk.»
Kur’an-ı Kerim, Furkân, 25:32.
Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’i 23 yıl boyunca ayet ayet indirmiştir çünkü birincisi, Peygamber (ﷺ)’e destek olmak içindi, zira Peygamber (ﷺ)’e sürekli olarak çetin imtihanlar geliyordu. Ve Allah, ona ayetler indirerek, onunla onu ve müminleri destekleyip kuvvetlendirdi.
İkincisi, dinî emirler, müminlere kolaylık sağlamak için tedricen indirilmiştir. Müminler bir sıkıntıyla karşılaştıklarında, o olayla ilgili bir ayet nazil olmuş ve onlara ne yapmaları gerektiği konusunda cevap verilmiştir. Allah’ın ﷻ ilahi hükmü, O’nun rahmetidir.
Üçüncüsü, Kur’an ayetleri, Hz. Peygamber’in (ﷺ) kendilerine vahyedilenleri insanlara açıklayabilmesi için 23 yıllık bir zaman diliminde tedricen indirilmiştir.
Müşrikler, Hz. Peygamber (ﷺ)’in etrafında, halktan saydıkları yoksulları, köleleri, azatlıları ve aşağı tabakadan insanları da bulundurarak O’nu itibarsızlaştırmaya çalıştılar.
Habbâb’dan rivayet edildiğine göre, iki Arap büyüğü, el-Akra’ ibn Habis et-Temîmî ve ‘Uyeyne ibn Hısn el-Fezzârî, Peygamber’in yanına geldiklerinde, O’nu Suheyb, Bilâl, Ammar ve Habbâb’la birlikte buldular. Bunlar toplumda zayıf kabul edilen, fakat gerçek mümin olan insanlardı.
Bunları Peygamber (ﷺ)’in yanında gördükleri zaman, onlara karşı küçümseyici bir tavır takındılar. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e yaklaştılar ve onunla yalnız kaldıklarında şöyle dediler: «Bizim için ayrı bir toplantı düzenlemeni istiyoruz ki, Araplar bizim faziletlerimizi bilsinler. Zira, Doğrusu, size Arap heyetleri geliyor. Biz ise bu kölelerle birlikte Arapların huzuruna çıkmaktan utanıyoruz. Biz size geldiğimizde onları kendinizden uzaklaştırın, işimizi bitirdiğimizde de isterseniz onları yanınızda oturtun.»
Hz. Peygamber aleyhisselam «Tamam» dedi.
Sonra dediler ki: “Bize buna uygun bir sözleşme yaz.”
O da bir tomar getirmeyi emretti ve yazması için Ali’ye seslendi.
Ve o anda Allah (azze ve celle) Cebrail’I şu kelimeleriyle indirir:
وَلَا تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِم مِّن شَيْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِم مِّن شَيْءٍ فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ الظَّالِمِينَ
«Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam O´na yalvaranları kovma! Onların hesabından sana bir sorumluluk; senin hesabından da onlara herhangi bir sorumluluk yoktur ki bunları kovup da zalimlerden olasın!»
Kur’an-ı Kerim, En`âm, 6:52.
Sonra Allah Teala el-Akra‘ İbnu Habis ve ‘Uyeyne İbnu Hisna’yı zikretti:
وَكَذَلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لِّيَقُولُوا أَهَؤُلَاءِ مَنَّ اللَّهُ عَلَيْهِم مِّن بَيْنِنَا أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَعْلَمَ بِالشَّاكِرِينَ
«Aramızdan Allah´ın kendilerine lütuf ve ihsanda bulunduğu kimseler de bunlar mı!» demeleri için onların bir kısmını diğerleri ile işte böyle imtihan ettik. Allah şükredenleri daha iyi bilmez mi?»
Kur’an-ı Kerim, En`âm, 6:53.
Kimin imana layık olduğunu, kimi imana hidayet edeceğini Allah en iyi bilendir; bu bir asalet meselesi değildir.
Ve sonra Allah ﷻ Peygamber Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) hitaben:
وَإِذَا جَاءَكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِنَا فَقُلْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ
«Âyetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: Selâm size! Rabbiniz merhamet etmeyi kendisine yazdı.»
Kur’an-ı Kerim, En`âm, 6:54.
Bundan sonra Peygamber (ﷺ) elindeki tomarı bir kenara koydu ve yanında oturan sahabelerini çağırdı. Peygamber’e o kadar yaklaştılar ki, dizleri onun dizlerine değdi. Sonra Allah Teala’nın kendisine emrettiği şekilde onlara bir konuşma yaptı:
سَلَامٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ
«Selâm size! Rabbiniz merhamet etmeyi kendisine yazdı.»
Kur’an-ı Kerim, En`âm, 6:54.
Hadisi rivayet eden Habbab der ki:
«Önceleri biz Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte otururduk ve gitmesi gerektiğinde kalkıp giderdi, fakat Allah (subhanehu ve teala) şu ayeti indirdi:
وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَن ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا
«Sabah akşam Rablerine, O´nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.»
Kur’an-ı Kerim, Kehf, 18:28.
Habbâb: “Allah bu ayeti indirdikten sonra, Peygamber’in gitmesi gerektiğini öğrendiğimizde, o da daha sonra gitmesi için fırsat bulsun diye kendimiz kalkıp giderdik.”
İbn Mace (4127).